Güzelliğimi aldı o sokak benim.
Körpeciktim. Tazeciktim. Cam gibiydi belim.
Sesim şarkı söylerdi, kuş gibi dolanırdı delikanlılar peşimde. Perdeyi azıcık araladım mı herkesin yüreği hoplardı.
Her gün serpilişimi izlerdi mahalleli, her gün biraz daha harelenirdi başım.
Babamın dizlerine her yatışımda, saçlarımı her okşayışında biraz daha büyürdüm. Ablam saçlarımı tarardı, annem çiçekli entariler dikerdi. Oyun oynamayı bırakma yaşımdı. Çeyiz düzmeye başlama, kahve pişirmeyi öğrenme yaşım. Öyle ki babamın gözlük altından gaste okuma zamanlarında, kahvesini ben getirir olmuştum.
Üç kardeştik; ben, ablam bi de oğlan kardeşim. Ablam benim gibi değildi, güzelliğini saklamayı seçmişti. Benim gibi, ele avuca gelir gelmez ortalarda salınmaya başlamamış, eve kapamıştı kendini. Sokaklarda gözü yoktu. Evde, en olmadı avluda oturur, eni konu bişey olamadıkça dışarı salmazdı nazlı eteğiyle kendini. Bana soracak olursanız, benden kat be kat güzeldi. Benim adım çıkmıştı bi kere, “mahallenin en güzel kızı Esma” diye. Halbuki ablam Sermin çimen gibiydi, yemyeşil ve uçsuz bucaksız… Ellerini kollarını oynattıkça serin bir rüzgar saçardı etrafına. Sıcak tepene çıkınca, rüzgar üfleyen nefes gibiydi. Ondan önce bana geldiler görücüye. Babam azarladı gelenleri, daha ortayı bitirmedi, hem sırada ablası var zati, diye.
Ablamın evden çıktığı zamanlar sayılıydı. Ben ya da bizim ufaklık evde olmayınca bakkala kadar gidiverirdi. Hızlı adımlar atardı dışarı çıkınca, kıvrıla kıvrıla yürür, evini kaybetmiş kedi gibi çabucak da evin yolunu bulurdu. Zar zor halamın oğlu Murteza’nın düğününe götürdük o gün. Evde ben boylu boyunca takıp takıştırırken aynadan beni izledi durdu. “Kız” dedi “bana da versene azıcık şu dudağına sürdüğünden”. Aynadan hınzır gülüşünü görüyordum arkamda. Yanaştı yanıma, dudaklarına pembe bir ruj sürdüm. Saçlarının uçlarını sarıp, kıvrım kıvrım omuzlarına döktüm. Yanaklarına kırmızı rujdan biraz allık yaptım ama beğenmedi, tülbendinin ucunu tükürükleyip sildi hemen. Çeyizinden bir eteklik çıkardı, onu geçiriverdi beline, ben de çarşıdan aldığım şalı verdim üstüne. Biraz da koku süründük.
Annem aşağıda bizi bekliyordu. Babam gelin almaya gitmek için erken çıkmıştı. Annem ablamı görünce, uzun zamandır yorgunluktan gizlediği gülümsemesini salıverdi yüzüne. Işıl ışıl oldu gözleri.” Kız” dedi ”Çıkmışın kovanından.” Alnına bir öpücük kondurdu ablamın. Hiç kıskanmadım. O gün ablamın mahallenin en güzel kızı olmasını hiç kıskanmadım. Aksine gurur duydum onun kardeşi olmaktan, işte dedim kendi kendime, ben bu kızın kardeşiyim. Düğün alayına katıldığımızda ablamın yanağındaki rujdan allığı silmesine rağmen kırmızı kırmızı parlıyordu. Utancından nereye bakacağını şaşırmıştı, nereye baksa parmaklar onu işaret ediyor, kadınlar kulaktan kulağa fısıldaşıyor, genç erkekler bıyık buruyordu. Yere eğdi kafasını, ayçiçeği gibi başı eğik yürüdü onca yolu. Düğün yerine vardığımızda ses seda yoktu hala ablamdan. Şenlik başlamış, tabancalar tüfekler kabzalarından çıkmıştı. Düğünden düğüne yerlerinden çıkan tabancalar karanlık geceyi fişekleye dursun, halaoğlumun keyfine diyecek yoktu. Masanın etrafına toplanmış delikanlılarla, kollarını havaya doğru açmış, anasonlu anasonlu hiç bilmediği zeybek oynamaya koyulmuştu. Gelin kızımız, kırmızı tülbendinin altında kim bilir neler düşünüyordu. Halaoğlu kızı kaçırdığı için, kız tarafından çok fazla gelen olmamıştı. Kızın ailesi önce küplere binmiş, sonra yapacak bir şey olmadığını anlayınca, bari düğünü de yapalım diyerek, sinelerine çekmişlerdi. Ama bizim tarafın keyfine diyecek yoktu. Sokakta çocuklar oradan oraya koşturuyor, rakı içildikçe kalabalık daha da büyüyordu. Silah sesinden hiçbir şey duyamaz hale geldiğimde ah dedim bi sussa şu sesler artık.
Son silah sesinin yankısını anca duydum kulaklarımda. Sonra her şey sustu. Gelinle damat karşılıklı oynarken, herkes olduğu yerde kalıverdi. Kalabalık birden orta yere toplaşıverdi. Davul sustu önce, sonra zurna. Her şey donakaldı bir anda, toplaşan kalabalığın yanına vardığımda, herkes yüzünü bana doğru çevirirken bir yandan da yolu açmaya çalışıyordu. Yok… değilim… gecenin en güzeli ben değilim, o yüzden bana bakmıyorlar zaar, bu gecenin en güzeli ablam, ben onun kardeşiyim. Sermin’in kardeşi. Başımı yere doğru çevirdim, yerle boylu boyunca uzanmış olan güzelliğe…. Her yan karardı birden, her yan ateş oldu, her yan al yanakta kırmızı oldu. Ses geçmedi boğazımda,nefes geçmedi. İçime yalnız kurak bir yaz akşamının öksürükleri doldu. O kuraklık o an geldi ve gözlerime kondu. Elektrik tellerine konan kuşlar gibi sıra sıra dizilip, ayaklarından takılıp kalmış gibi kalakaldı, çırpındı durdu.
Ablam yerde ne kadar zaman serili kaldı bilemedim. Kim ne dedi bana, kim hangi sesleri çıkardı bilemedim.
Benim o gece o sokakta güzelliğim kaldı. Çeyiz sandığımın içindeki bohçalar, al renginde mendillerle doldu kaldı. Neye baksam içine kırmızılar doldu boşaldı.
Tellerde takılı kuşlar, çok sonraları kurtardı ayacıklarını, lakin o telden kalkıp giderken, benden senelerce yaş aldı.
Monday, September 1, 2008
Thursday, July 26, 2007
İn Diyorum Sana

“İn diyorum sana. Bak kötü olcak sonra. İn ordan aşağı”. Mualla Teyze’ye derdini anlatırken, sinirden soluk soluğa kalmıştı Sebile Hanım. ”Çıktı ağacın tepesine inmiyo. Mevsimi de geçti dutun, neyse derdi anlamadım. Sabahtan beridir tünedi tepesine. Evde bissürü iş bekliyo.”
Zarife bu ağacı ilk keşfetttiğinde beş yaşındaydı. Kedileri Tekir’i kuyruğundan yakaladığında, hayvan ince bir çığlık atıp, can havliyle ağacın tepesine bi seferde tırmanıvermiş, açlıktan ölecekken iki gün sonra güç bela indirilmişti. İşte o gün Zarife bu ağaca tırmanmayı aklına koymuştu. İlk denemesinde her tarafı yara bere içinde kaldığı halde tırmanmayı başaramamış, ama yılmamış, iki ay ağaçla cebelleştikten sonra sonunda ağacın tepesinde bitivermişti. Önceleri alt taraflardaki kalın dallara anca ulaşırken, sonra sonra tepelerdeki ince dallara da çıkabilmişti.
Bu büyük keşiften sonra anne babasının her, bayat ekmek yüzünden, çıkan kavgasından sonra soluğu ağaçta almıştı.
Tepesine çıktığında ağacın; senelerdir olduğunu bildiği, ama hiç görmediği denizi ilk defa gördü. Maviyi ve o maviliğin üstünde beyaz izler bırakarak ilerleyen gemileri gördü. Deniz, mavi, gemi…İçinde balıklar olmalı değil mi denizin…Balıkçılar da…Irmaklar dökülüyor olmalı içine...Yağmur koca dağların tepesine yağdıktan sonra, oynak damlalar bir araya gelip, kaynaşıp, birleşip ırmaklara karışıyor olmalı, sonra da bu maviye…Bu koskoca mavinin içinde ne çok şey yapar insan…Daha büyüklerinin de olduğunu duymuştu. Daha büyük maviler…”Yağmur damlaları işte”, diye geçirdi kafasından. Sonra gözleri aşağıda; mart kedisi gibi, kızgın güneş altında kavrulan toprağa takıldı. “Burada toprağa karışıyor yağmur” dedi, “toprakla sevişip yeşil yeşil çocuklar doğuruyor, sonra sarıya dönüşüp zamanla göçüp gidiyorlar. Damlalar küsüyorlar da mı gidiyorlar acaba, toprak dengi değil mi ki kaçışıp gidiyorlar”…Sonra “Maviye karışan damla ne mutludur” diye düşündü Zarife. “Koskaca oluyor, boyuna posuna bakmadan.”
Okula başladığı ilk zamanlarda da devam etti tırmanmaya. En çok çarpım tablosunu ezberlemeye çalışırken aşındırdı dut ağacının gövdesini. Sonraları azaldı tırmanmaları, ama uzunca bir ara verdikten sonra, nemden yapış yapış olmuş bir günde tırmandı yine tepesine. Gözleri doldu doldu boşaldı; kaybolmuştu mavisi. Denizi görebildiği aralığın önü koca bir grilikle boyanmıştı. Demek okulda cümleleri kelimelere, kelimeleri hecelere bölmeye, çarpım tablosunu ezberlemeye çalışırken, gökyüzüne yaklaşmaya çalışan insanoğlu, bu binayı dikivermişti küçük aralığına.
Ortayı bitirdikten sonra gitmedi okula Zarife. Bir abisi, üç küçük kardeşi vardı. Evin büyük kızıydı yani. Artık tüm zamanı; annesine yardım etmek, mobilyaları aşındırıncaya kadar temizlik yapmakla geçiyordu. Akşam üstleri de hava güzel olduğunda komşuları Mualla Teyze’yle kapının önünde çekirdek çitliyorlardı. Bazen ağacının önünden geçerken dalar giderdi, hemen sonra annesinin çimdiğiyle ayılıverirdi.
Mualla Teyze Sedat’tan ilk bahsettiğinde korktuğu başına gelmişti bile. Taksi şoförüymüş, önceki karısı bir trafik kazasında ölmüşmüş, çocuğu yokmuş, lise mezunuymuş, ailesinin Tuzla’da sanayi imarlı arsası varmış, yirmi sekiz yaşındaymış. Konuşkan, eli açık, efendi bir çocukmuş. Zarife’yi çarşıda görüp beğenmiş, sormuş soruşturmuş, en sonunda Mualla Teyze’ye gelmiş. Mahallenin neredeyse tüm çiftlerin arasını yapan Mualla Teyze, evlenebilecek çiftleri bir görüşte tanıyabildiğini söylerdi. Sedat’la Zarife’yi de yakıştırmış olmalı ki, kabul etmişti Zarife’nin annesiyle konuşmayı.
Sebile Hanım dünden razıydı. Vakti gelmişti artık Zarife’nin. ”Hemen gelsinler” dedi, söz kesmek için.
Söz kesildi. İki hafta sonrasına da nişan yapılmaya karar verildi.
Sonbahar günü. Orospuluk var havada. Güneş arada bir görünüyor, hemen ardından yağmur. Aslında yağmuru sever Zarife. Toprak kokar her yer. Sanki tüm kiri pası alır götürür. İşte böyle yağmurlu bir gün, nişan günü. Bir haftadır dünürlere ayıp olmasın diye temizlik yapıyorlar evcek. Zarife bitirmiş tüm işlerini, gelmelerine de çok var daha. Kapının önüne oturmuş düşünüyor. Karnında bir ağrı, sanki adet sancısı. Sokağa çıkıp top koşturmak, çin çan oynamak geliyor içinden. Bu evden çıkıp başka bir eve girmeyi, hele hiç tanımadığı bir adamla… Düşündükçe artıyor sancıları. Daha abisi ve babasından başka erkekle göz göze bile gelmemişken.
”Napçam ben o herifle bir başıma aynı evde.”“Sıkılırım ben.” “Ne konuşçam, ne diycem de, o ne diycek benim dediklerime.”
Bunları düşünürken ilişti gözü dut ağacına. Toprağın rengine yaklaşmaya çalışıyordu rengi yaprakların. Öyle bir mavi düşledi ki o koca binanın olduğu yerde ıpıslak oldu heryeri.
Can havliyle tırmanıverdi ağaca. Ta tepesine çıkamadı tabi eskisi gibi ama ortalarında bir dala oturdu kaldı. Saatler sonunda annesi fark etti orda olduğunu.
“İn ulan aşağı,rezil edecen bizi...”
Zarife bu ağacı ilk keşfetttiğinde beş yaşındaydı. Kedileri Tekir’i kuyruğundan yakaladığında, hayvan ince bir çığlık atıp, can havliyle ağacın tepesine bi seferde tırmanıvermiş, açlıktan ölecekken iki gün sonra güç bela indirilmişti. İşte o gün Zarife bu ağaca tırmanmayı aklına koymuştu. İlk denemesinde her tarafı yara bere içinde kaldığı halde tırmanmayı başaramamış, ama yılmamış, iki ay ağaçla cebelleştikten sonra sonunda ağacın tepesinde bitivermişti. Önceleri alt taraflardaki kalın dallara anca ulaşırken, sonra sonra tepelerdeki ince dallara da çıkabilmişti.
Bu büyük keşiften sonra anne babasının her, bayat ekmek yüzünden, çıkan kavgasından sonra soluğu ağaçta almıştı.
Tepesine çıktığında ağacın; senelerdir olduğunu bildiği, ama hiç görmediği denizi ilk defa gördü. Maviyi ve o maviliğin üstünde beyaz izler bırakarak ilerleyen gemileri gördü. Deniz, mavi, gemi…İçinde balıklar olmalı değil mi denizin…Balıkçılar da…Irmaklar dökülüyor olmalı içine...Yağmur koca dağların tepesine yağdıktan sonra, oynak damlalar bir araya gelip, kaynaşıp, birleşip ırmaklara karışıyor olmalı, sonra da bu maviye…Bu koskoca mavinin içinde ne çok şey yapar insan…Daha büyüklerinin de olduğunu duymuştu. Daha büyük maviler…”Yağmur damlaları işte”, diye geçirdi kafasından. Sonra gözleri aşağıda; mart kedisi gibi, kızgın güneş altında kavrulan toprağa takıldı. “Burada toprağa karışıyor yağmur” dedi, “toprakla sevişip yeşil yeşil çocuklar doğuruyor, sonra sarıya dönüşüp zamanla göçüp gidiyorlar. Damlalar küsüyorlar da mı gidiyorlar acaba, toprak dengi değil mi ki kaçışıp gidiyorlar”…Sonra “Maviye karışan damla ne mutludur” diye düşündü Zarife. “Koskaca oluyor, boyuna posuna bakmadan.”
Okula başladığı ilk zamanlarda da devam etti tırmanmaya. En çok çarpım tablosunu ezberlemeye çalışırken aşındırdı dut ağacının gövdesini. Sonraları azaldı tırmanmaları, ama uzunca bir ara verdikten sonra, nemden yapış yapış olmuş bir günde tırmandı yine tepesine. Gözleri doldu doldu boşaldı; kaybolmuştu mavisi. Denizi görebildiği aralığın önü koca bir grilikle boyanmıştı. Demek okulda cümleleri kelimelere, kelimeleri hecelere bölmeye, çarpım tablosunu ezberlemeye çalışırken, gökyüzüne yaklaşmaya çalışan insanoğlu, bu binayı dikivermişti küçük aralığına.
Ortayı bitirdikten sonra gitmedi okula Zarife. Bir abisi, üç küçük kardeşi vardı. Evin büyük kızıydı yani. Artık tüm zamanı; annesine yardım etmek, mobilyaları aşındırıncaya kadar temizlik yapmakla geçiyordu. Akşam üstleri de hava güzel olduğunda komşuları Mualla Teyze’yle kapının önünde çekirdek çitliyorlardı. Bazen ağacının önünden geçerken dalar giderdi, hemen sonra annesinin çimdiğiyle ayılıverirdi.
Mualla Teyze Sedat’tan ilk bahsettiğinde korktuğu başına gelmişti bile. Taksi şoförüymüş, önceki karısı bir trafik kazasında ölmüşmüş, çocuğu yokmuş, lise mezunuymuş, ailesinin Tuzla’da sanayi imarlı arsası varmış, yirmi sekiz yaşındaymış. Konuşkan, eli açık, efendi bir çocukmuş. Zarife’yi çarşıda görüp beğenmiş, sormuş soruşturmuş, en sonunda Mualla Teyze’ye gelmiş. Mahallenin neredeyse tüm çiftlerin arasını yapan Mualla Teyze, evlenebilecek çiftleri bir görüşte tanıyabildiğini söylerdi. Sedat’la Zarife’yi de yakıştırmış olmalı ki, kabul etmişti Zarife’nin annesiyle konuşmayı.
Sebile Hanım dünden razıydı. Vakti gelmişti artık Zarife’nin. ”Hemen gelsinler” dedi, söz kesmek için.
Söz kesildi. İki hafta sonrasına da nişan yapılmaya karar verildi.
Sonbahar günü. Orospuluk var havada. Güneş arada bir görünüyor, hemen ardından yağmur. Aslında yağmuru sever Zarife. Toprak kokar her yer. Sanki tüm kiri pası alır götürür. İşte böyle yağmurlu bir gün, nişan günü. Bir haftadır dünürlere ayıp olmasın diye temizlik yapıyorlar evcek. Zarife bitirmiş tüm işlerini, gelmelerine de çok var daha. Kapının önüne oturmuş düşünüyor. Karnında bir ağrı, sanki adet sancısı. Sokağa çıkıp top koşturmak, çin çan oynamak geliyor içinden. Bu evden çıkıp başka bir eve girmeyi, hele hiç tanımadığı bir adamla… Düşündükçe artıyor sancıları. Daha abisi ve babasından başka erkekle göz göze bile gelmemişken.
”Napçam ben o herifle bir başıma aynı evde.”“Sıkılırım ben.” “Ne konuşçam, ne diycem de, o ne diycek benim dediklerime.”
Bunları düşünürken ilişti gözü dut ağacına. Toprağın rengine yaklaşmaya çalışıyordu rengi yaprakların. Öyle bir mavi düşledi ki o koca binanın olduğu yerde ıpıslak oldu heryeri.
Can havliyle tırmanıverdi ağaca. Ta tepesine çıkamadı tabi eskisi gibi ama ortalarında bir dala oturdu kaldı. Saatler sonunda annesi fark etti orda olduğunu.
“İn ulan aşağı,rezil edecen bizi...”
Sunday, June 10, 2007
çatı

Bildiğim yerdeyim, rahatım. Bi cigara sarayım bari. Hay... mına koyim, saramıyorum kağıdı, öyle koşturdu ki orospu çocukları, nefes nefese kaldım, tutmuyo elim ayağım..
Yağmur yağmıyo kaç zamandır. Küresel ısınma diyolar. Ballı müşterilerden birini beklerken, cama yapıştırılmış gazete ilişmişti gözüme, gerçi kaç ay öncesinin gastesi ama, hala ısınıyo olmalı bu koduğumun küresi. Yanında tanımadığım biriyle gelmişti herif, gözüm pek tutmadıydı ibneyi zaten, kokusu çıktı işte.
Neyse ki buraları heriflerden iyi biliyorum. Çatılar bağlıdır burda birbirine. Labirent gibidir. Hanım evlatlarını yutar. Ben daha çocukken gelirdim. Güvercin kafeslerim vardı. Kuş gribi çıkınca, yaktılar hepsini. Kim ispiyonladıysa artık... Ne istediler beyaz elli, pembe dudaklı dilberlerimden. Bembeyazlardı... konuşurlardı benle.Yalnız benle konuşurlardı. “Lan hamit” derdim, “konuşuyo lan bunlar”. “Sktir git lan, güvercin konuşur mu” derdi.” Zaten anlamıyom ne buluyon bunlarda, bi gün pişirip yiycem hepsini, açlıktan midem kazınıyo zaten”. Ne anlar ki zaten ibne, valla diyom, Hamit has ibneydi. Para verdiler mi, heriflere bile domalırdı.
İyiymiş bu, iyi kafa yapıyo. Bunu kendime saklayım bari. Müşteri anlamaz nasıl olsa. Zaten beni aradıklarında kafaları bi dünya oluyo. Ne desem anlamazlar. Bazen adımı soruyolar, “Kazım” diyorum. Bi daha kimse bana “kazım” diye seslenmiyo. Bana ne be, ne derlerse desinler, zaten ben de onlara sormam adlarını. Ararlarsa götürürüm istediklerini, aramazlarsa kendi götleri bilir. Bu çatıya ilk çıktığımda “hassiktir” demiştim, “ulan bu ne, bu kadar büyük mü bu şehir”. Küçük hissetmiştim kendimi, sanki çok mu büyüktüm, 9 yaşında falandım işte, ilkokul 3’ ten terk. Okulu bıraktığım yazdı. Babam ölünce burda, dayımların yanına geldiğimiz yaz.
Burayı severim, bura benim labirentim. Bazen ya çıkamazsam, ya yolu bulamaz da, bu çatılardan birinden aşağıya yuvarlanıverirsem ya da gecenin bi yarısı çatının kenarına oturmuş dumandan halkalar yaparken, biri bi fiske vuruverirse bana da, betona yapışıverirsem diye çok korkuyorum. Ama çabucak geçiyo korkum. Biliyorum öyle olmıycak benim sonum. Belki bıçaklanırım, belki trafik kazası, hatta Haciye Teyze, - kızı Meryem’ i şeyettiğim için hala küplerde- o bile bi gün kafası iyiyken, kocasından kalma tabancayla çekip vurabilir beni, ama yok, çatıdan düşüp ölmem. Di mi allahım, bu kulunu öyle saçma sapan bi şekilde almazsın di mi yanına . Piçin tekiyim ama, seversin beni değil mi?
Pıtır pıtır sesler geliyor bi yerlerden. Güvercinlerim mi yoksa, geri mi döndüler bana, küçücük pembe ayakları, çatının betonuna pıt pıt mı ediyor? Bi tuhaf lavicert bu, siz kimsiniz? Ooo hoş geldiniz, bi nefes dee siz alır mısınız? Yaa durun be...çekiştirmeyin, almazsan alma kardeşim, rahat bırak o zaman beni. Ya dur... ne tuhaf şapka o öyle, yıldız gibi bişi var üstünde, sizi yoksa allah baba mı yolladı yıldızlardan.... Ya dur dedim, bırak ellerimi. Tamam tamam... gelicem sizinle, yalnız güvercinlerime söyleyin, beklesinler bu sefer beni.
Yağmur yağmıyo kaç zamandır. Küresel ısınma diyolar. Ballı müşterilerden birini beklerken, cama yapıştırılmış gazete ilişmişti gözüme, gerçi kaç ay öncesinin gastesi ama, hala ısınıyo olmalı bu koduğumun küresi. Yanında tanımadığım biriyle gelmişti herif, gözüm pek tutmadıydı ibneyi zaten, kokusu çıktı işte.
Neyse ki buraları heriflerden iyi biliyorum. Çatılar bağlıdır burda birbirine. Labirent gibidir. Hanım evlatlarını yutar. Ben daha çocukken gelirdim. Güvercin kafeslerim vardı. Kuş gribi çıkınca, yaktılar hepsini. Kim ispiyonladıysa artık... Ne istediler beyaz elli, pembe dudaklı dilberlerimden. Bembeyazlardı... konuşurlardı benle.Yalnız benle konuşurlardı. “Lan hamit” derdim, “konuşuyo lan bunlar”. “Sktir git lan, güvercin konuşur mu” derdi.” Zaten anlamıyom ne buluyon bunlarda, bi gün pişirip yiycem hepsini, açlıktan midem kazınıyo zaten”. Ne anlar ki zaten ibne, valla diyom, Hamit has ibneydi. Para verdiler mi, heriflere bile domalırdı.
İyiymiş bu, iyi kafa yapıyo. Bunu kendime saklayım bari. Müşteri anlamaz nasıl olsa. Zaten beni aradıklarında kafaları bi dünya oluyo. Ne desem anlamazlar. Bazen adımı soruyolar, “Kazım” diyorum. Bi daha kimse bana “kazım” diye seslenmiyo. Bana ne be, ne derlerse desinler, zaten ben de onlara sormam adlarını. Ararlarsa götürürüm istediklerini, aramazlarsa kendi götleri bilir. Bu çatıya ilk çıktığımda “hassiktir” demiştim, “ulan bu ne, bu kadar büyük mü bu şehir”. Küçük hissetmiştim kendimi, sanki çok mu büyüktüm, 9 yaşında falandım işte, ilkokul 3’ ten terk. Okulu bıraktığım yazdı. Babam ölünce burda, dayımların yanına geldiğimiz yaz.
Burayı severim, bura benim labirentim. Bazen ya çıkamazsam, ya yolu bulamaz da, bu çatılardan birinden aşağıya yuvarlanıverirsem ya da gecenin bi yarısı çatının kenarına oturmuş dumandan halkalar yaparken, biri bi fiske vuruverirse bana da, betona yapışıverirsem diye çok korkuyorum. Ama çabucak geçiyo korkum. Biliyorum öyle olmıycak benim sonum. Belki bıçaklanırım, belki trafik kazası, hatta Haciye Teyze, - kızı Meryem’ i şeyettiğim için hala küplerde- o bile bi gün kafası iyiyken, kocasından kalma tabancayla çekip vurabilir beni, ama yok, çatıdan düşüp ölmem. Di mi allahım, bu kulunu öyle saçma sapan bi şekilde almazsın di mi yanına . Piçin tekiyim ama, seversin beni değil mi?
Pıtır pıtır sesler geliyor bi yerlerden. Güvercinlerim mi yoksa, geri mi döndüler bana, küçücük pembe ayakları, çatının betonuna pıt pıt mı ediyor? Bi tuhaf lavicert bu, siz kimsiniz? Ooo hoş geldiniz, bi nefes dee siz alır mısınız? Yaa durun be...çekiştirmeyin, almazsan alma kardeşim, rahat bırak o zaman beni. Ya dur... ne tuhaf şapka o öyle, yıldız gibi bişi var üstünde, sizi yoksa allah baba mı yolladı yıldızlardan.... Ya dur dedim, bırak ellerimi. Tamam tamam... gelicem sizinle, yalnız güvercinlerime söyleyin, beklesinler bu sefer beni.
Saturday, January 20, 2007
an

Anlar birikir, çocuk olur, vazoyu devirir. Aslında orda olmaması gereken, bir sevdiğimizin aldığı ama rengini hiç sevemediğimiz vazoyu... O an öyle bir olur ki o çocuk; yaşlı bir bilgenin edasıyla, vazoyu deviriverir. Ev kendine benzer o zaman.
Sevdiğin gelir eve, "hani" der, " benim aldığım vazo". Ufaklığa gözkırparken, "bizim yaramaz..." der, sıyrıverirsin anın kemirgenliğinden. Kimse gücenmez olana.
“An” olur, “an”lar birikir. Anlaya anlaya, anı olur.
Dolar taşar. Kışın vapurda oturur, birinden ateş ister. Ayaz vurur, çatlak olur dudağına. Ama sonra başlar sohbet, çakmağın sıcağında. Maviye karışır, köpük köpük olur.
Kocar an, yaşam olur.
Sevdiğin gelir eve, "hani" der, " benim aldığım vazo". Ufaklığa gözkırparken, "bizim yaramaz..." der, sıyrıverirsin anın kemirgenliğinden. Kimse gücenmez olana.
“An” olur, “an”lar birikir. Anlaya anlaya, anı olur.
Dolar taşar. Kışın vapurda oturur, birinden ateş ister. Ayaz vurur, çatlak olur dudağına. Ama sonra başlar sohbet, çakmağın sıcağında. Maviye karışır, köpük köpük olur.
Kocar an, yaşam olur.
Sunday, December 10, 2006
KURU
Kuru
Kupkurudum kaldım
Hiç bu kadar anlamlı olmamıştı kurumak
Sonbahardan değil mi?
Değil...
Kurudum işte,
Yapraklar döküldü
Hiç bir dokunuş tahrik, tarif ve tasnif etmiyor beni
Kupkuru kaldım.
Yaşlarım kurudu
Rüzgar öyle bir çarptı ki yüzüme
Zerresi kalmadı yaşla taşın
Taşkınlar engellendi
önlerine güzel mi güzel birer set
çok sükür kurudu ovalarım
Gözyaşı mı?
Tanesi bile yok
Kurudum kalakaldım
Eklem yerlerim, kıkırdaklarım, rüzgar fırıldaklarım kayboldu
Kuru
Kupkuru
Kalakaldım..
Aralık 2006
Kupkurudum kaldım
Hiç bu kadar anlamlı olmamıştı kurumak
Sonbahardan değil mi?
Değil...
Kurudum işte,
Yapraklar döküldü
Hiç bir dokunuş tahrik, tarif ve tasnif etmiyor beni
Kupkuru kaldım.
Yaşlarım kurudu
Rüzgar öyle bir çarptı ki yüzüme
Zerresi kalmadı yaşla taşın
Taşkınlar engellendi
önlerine güzel mi güzel birer set
çok sükür kurudu ovalarım
Gözyaşı mı?
Tanesi bile yok
Kurudum kalakaldım
Eklem yerlerim, kıkırdaklarım, rüzgar fırıldaklarım kayboldu
Kuru
Kupkuru
Kalakaldım..
Aralık 2006
Saturday, December 2, 2006
YABANCI

İçerde olup bitenden haberim yok!
Ne işi var orda?
Kimdir, nedir, bilmiyorum.
Geldiğimde buradaydı.
Yerinden kalkmadı.
Eh ben de çok çalışmadım aslında kalkması için.
Belki de haklı...
Madem geldi...
Kalmalı demek ki...
Bi sebebi olmalı.
İlahi adalet, öyle değil mi...
***
Kapıyı açıp, her zamanki gibi girdim içeri. Yok, aslında itiraf etmeliyim ki, her zamankinden ağır oldu girişim. Anahtarımı bulamadım önce, sonra çantamın içindeki derin kuyuda dolaşırken, -neredeyse tavşan çıkacaktı içinden, inanın- diplerinde bir yerlerden çikolata kabı çıktı. Ona takıldım kaldım, ne zaman yemiştim bunu diye. Allah kahretsin ki hatırladım. Sonra bastım kahkahayı.
Bu sırada içerde olmalıydı. Yani kahkahamı attığımda ürkmemiş kaçmamış. Garip değil mi?
Hatırladım ne zaman yediğimi çikolatayı. Korktum sonra, kendi kahkahamdan korktum. Gülmemem lazımdı çünkü. Hüngür hüngür ağlamam lazımdı.
***
Çok geç kalmıştım. Koştura koştura gittim tünel meydanına. Suratını asmış beni bekliyordu. Küçük bir öpücük, dudağının kenarına. Yok, pas vermiyor. Çok kızmış. Ama artık alışmış olmalı. Hep bekletirim onu. Ya da alışamamış, bıkmıştı artık beni beklemekten. Ama durun. Bunu o anda anlamamıştım, daha sonra anlayacaktım. O an sadece kızmış olduğunu düşündüm.
***
“Israr etme Aylin, gelmek istemiyorum...
İyi değilim anlamıyor musun...Hayır, parti marti çekecek halim yok
Peki...tamam geliyorum...”
***
Parti sıkıcı değil. Birileri var burda. Yepyeni birileri. Ne kadar güzel bu gözler. Bana baksa keşke. Sadece bana baksa.
Elleri sıcacık...
Dudakları...
Evi sıcacık...
***
Gözleri bana bakmıyor, etrafına bakıyor. Nereye? Karşıda bir duvar çatlağı var. Sanki oraya bakıyor. Neden bana bakmıyor da çatlağa bakıyor. Beklettim diye kızmış olmalı.
***
Markete girip çikolata raflarının hepsini indiriyorum aşağıya. Kasiyer kız garip garip bakıyor yüzüme. Regl dönemim sanıyor olmalı.
Çikolatalar bitti. Ne yapmalı şimdi boşluk, hadi söyle bana, hadi söyle. Hadi....
***
Çantama nasıl girmiş bu çikolata kağıdı. Eve gelmeyi beklemeden yolda yemiş olmalıyım. ***
Niye kahkaha atıyorum şimdi. Neden ağlamıyorum. O zaman da ağlamamıştım . Kaç ay geçti üstünden, dört mü beş mi...Niye ağlamadım ben o kadar zaman. Niye bağırıp çağırmadım. Niye o akşam, o çatlağa bakarken, duvarda bir çatlak olduğunu ben de göremedim. Sadece konuşuyordum o akşam. Sadece anlatıyordum. O akşam, bende ne çatlak vardı, ne de bana bakan gözler.
***
İçeri girdiğimde koltuğa kurulmuştu. Beni kâle bile almadı. Ben ona bakakaldım sadece. Açık pencereye baktım, perde havalanıyordu. Yaz akşamının bir lütfu olup çıkagelmişti rüzgar. Bu davetsiz misafirle beraber...
Eh n’apalım mutfakta bir parça süt olacak. Bari onu koyayım kulpu kırık fincanımın içine.
***
Fincanımın kulpunda sakladım seni. Kulpu kırıldı. Açık bulduğu yarayı fırsat bilen kurtçuklar gibi, hem rüzgar doldu içime, hem de bu yarım yamalak kedi...
Tamam, gelin bakalım kucağıma. Nasıl olsa boş bir pencere burası, içini boşlukla doldurmaya çalıştığım küçücük bir dünya...
Hadi dolun, boşalın içime..
Ne işi var orda?
Kimdir, nedir, bilmiyorum.
Geldiğimde buradaydı.
Yerinden kalkmadı.
Eh ben de çok çalışmadım aslında kalkması için.
Belki de haklı...
Madem geldi...
Kalmalı demek ki...
Bi sebebi olmalı.
İlahi adalet, öyle değil mi...
***
Kapıyı açıp, her zamanki gibi girdim içeri. Yok, aslında itiraf etmeliyim ki, her zamankinden ağır oldu girişim. Anahtarımı bulamadım önce, sonra çantamın içindeki derin kuyuda dolaşırken, -neredeyse tavşan çıkacaktı içinden, inanın- diplerinde bir yerlerden çikolata kabı çıktı. Ona takıldım kaldım, ne zaman yemiştim bunu diye. Allah kahretsin ki hatırladım. Sonra bastım kahkahayı.
Bu sırada içerde olmalıydı. Yani kahkahamı attığımda ürkmemiş kaçmamış. Garip değil mi?
Hatırladım ne zaman yediğimi çikolatayı. Korktum sonra, kendi kahkahamdan korktum. Gülmemem lazımdı çünkü. Hüngür hüngür ağlamam lazımdı.
***
Çok geç kalmıştım. Koştura koştura gittim tünel meydanına. Suratını asmış beni bekliyordu. Küçük bir öpücük, dudağının kenarına. Yok, pas vermiyor. Çok kızmış. Ama artık alışmış olmalı. Hep bekletirim onu. Ya da alışamamış, bıkmıştı artık beni beklemekten. Ama durun. Bunu o anda anlamamıştım, daha sonra anlayacaktım. O an sadece kızmış olduğunu düşündüm.
***
“Israr etme Aylin, gelmek istemiyorum...
İyi değilim anlamıyor musun...Hayır, parti marti çekecek halim yok
Peki...tamam geliyorum...”
***
Parti sıkıcı değil. Birileri var burda. Yepyeni birileri. Ne kadar güzel bu gözler. Bana baksa keşke. Sadece bana baksa.
Elleri sıcacık...
Dudakları...
Evi sıcacık...
***
Gözleri bana bakmıyor, etrafına bakıyor. Nereye? Karşıda bir duvar çatlağı var. Sanki oraya bakıyor. Neden bana bakmıyor da çatlağa bakıyor. Beklettim diye kızmış olmalı.
***
Markete girip çikolata raflarının hepsini indiriyorum aşağıya. Kasiyer kız garip garip bakıyor yüzüme. Regl dönemim sanıyor olmalı.
Çikolatalar bitti. Ne yapmalı şimdi boşluk, hadi söyle bana, hadi söyle. Hadi....
***
Çantama nasıl girmiş bu çikolata kağıdı. Eve gelmeyi beklemeden yolda yemiş olmalıyım. ***
Niye kahkaha atıyorum şimdi. Neden ağlamıyorum. O zaman da ağlamamıştım . Kaç ay geçti üstünden, dört mü beş mi...Niye ağlamadım ben o kadar zaman. Niye bağırıp çağırmadım. Niye o akşam, o çatlağa bakarken, duvarda bir çatlak olduğunu ben de göremedim. Sadece konuşuyordum o akşam. Sadece anlatıyordum. O akşam, bende ne çatlak vardı, ne de bana bakan gözler.
***
İçeri girdiğimde koltuğa kurulmuştu. Beni kâle bile almadı. Ben ona bakakaldım sadece. Açık pencereye baktım, perde havalanıyordu. Yaz akşamının bir lütfu olup çıkagelmişti rüzgar. Bu davetsiz misafirle beraber...
Eh n’apalım mutfakta bir parça süt olacak. Bari onu koyayım kulpu kırık fincanımın içine.
***
Fincanımın kulpunda sakladım seni. Kulpu kırıldı. Açık bulduğu yarayı fırsat bilen kurtçuklar gibi, hem rüzgar doldu içime, hem de bu yarım yamalak kedi...
Tamam, gelin bakalım kucağıma. Nasıl olsa boş bir pencere burası, içini boşlukla doldurmaya çalıştığım küçücük bir dünya...
Hadi dolun, boşalın içime..
Sunday, November 26, 2006

SAVAŞ
“BEN” LE
Sustu. Sadece susmak kalmıştı ona, o da sustu .Arkasını dönüp gitti sonra .Yapılacak başka şey kalmakıştı, gitti.Yorgunluktan mıydı, yılgınlıktan mı bilemedi.Biraz çenesi titredi, biraz gözbebekleri.
Yorgunluk muydu, evet. Önce, önünden geçerken bakıp gülümsediği aynalar çatladı.Yılgındı evet. Nereye kadar anlatabilirdi derdini, sesi de çatladı.Kime dinletse sevdiği şarkıyı, o kanalı değiştirdi.Okudukları çocukça, gördükleri küçücük kaldı kocaman tabelaların arasında. Her günü soldu çiçeği, her günü biraz daha.
Başından aşağı ittirdiler, küçülttüler boyunu, merdiven altından geçmiş kadar oldu.Sonra o elini başının üstünde tutmaya başladı, aşağı doğru ittirmek için kendini. Yarım kaldı, herşeyi yarım bırakmanın cezası işte. Yarımdı artık. Kendi olmaktan vazgeçip makyajlı yatmaya başladı geceleri, Rujları yastıklara bulaştı,yastıklar yüzünü tekrar boyadı.
Çıkardı masanın üstüne kelimelerini. Önce sustu, sonra gitti.
“BEN” LE
Sustu. Sadece susmak kalmıştı ona, o da sustu .Arkasını dönüp gitti sonra .Yapılacak başka şey kalmakıştı, gitti.Yorgunluktan mıydı, yılgınlıktan mı bilemedi.Biraz çenesi titredi, biraz gözbebekleri.
Yorgunluk muydu, evet. Önce, önünden geçerken bakıp gülümsediği aynalar çatladı.Yılgındı evet. Nereye kadar anlatabilirdi derdini, sesi de çatladı.Kime dinletse sevdiği şarkıyı, o kanalı değiştirdi.Okudukları çocukça, gördükleri küçücük kaldı kocaman tabelaların arasında. Her günü soldu çiçeği, her günü biraz daha.
Başından aşağı ittirdiler, küçülttüler boyunu, merdiven altından geçmiş kadar oldu.Sonra o elini başının üstünde tutmaya başladı, aşağı doğru ittirmek için kendini. Yarım kaldı, herşeyi yarım bırakmanın cezası işte. Yarımdı artık. Kendi olmaktan vazgeçip makyajlı yatmaya başladı geceleri, Rujları yastıklara bulaştı,yastıklar yüzünü tekrar boyadı.
Çıkardı masanın üstüne kelimelerini. Önce sustu, sonra gitti.
Subscribe to:
Posts (Atom)